
Neler Öğrendik?
Hicret sonrasında Müslümanların dinlerini özgürce yaşaması Mekkeli müşriklerin saldırı tehditlerine yol açmış, bu durum dış güvenliği tehlikeye düşürmüştür. Aynı zamanda Medine’de farklı grupların (Yahudiler ve müşrikler) bulunması şehir içi güvenliğin ve toplumsal huzurun hukuki bir temele oturtulmasını zorunlu kılmıştır.
Medine’ye yönelik dışarıdan bir saldırı olduğunda anlaşmanın tarafı olan Müslümanlar, Yahudiler ve müşrikler şehri ortaklaşa savunmakla yükümlü kılınmıştır. Savaş masrafları konusunda ise Yahudiler ve Müslümanların kendi giderlerini kendilerinin karşılaması esası getirilmiştir.
Anlaşmaya göre Medine toplumu içinde taraflar arasında herhangi bir görüş ayrılığı veya anlaşmazlık yaşandığında nihai karar verici ve hakem olarak Hz. Muhammed (sav) kabul edilmiştir. Bu madde Medine'de hukuki ve siyasi bir merkezî otoritenin kurulmasını sağlamıştır.
Medine’deki mevcut pazarların (Benî Kaynuka ve Benî Nadir) Yahudi ve müşrik tüccarların denetiminde olması ve bu pazarlarda İslam’ın adalet ve ahlak ilkelerinin uygulanmaması temel nedendir. Müslümanlar hem ekonomik bağımsızlıklarını kazanmak hem de ticareti İslam ilkelerine göre yürütmek için yeni bir pazar kurmuşlardır.
Pazarda ticaretten pazar vergisi alınması kaldırılmış ve tüccarların pazarda belirli bir yeri kapatıp sahiplenmesi kesin olarak yasaklanmıştır. Ayrıca pazardaki tüm ticari faaliyetlerin İslam ilkelerine uygun şekilde yürütülmesi zorunlu kılınmıştır.
Medine Dönemi’nin başlarında sahabiler namaz saatlerinde sadece "Namaza!" şeklinde seslenerek duyuru yapmaktaydı. Bu yöntem yetersiz kalınca Hristiyan ve Yahudi geleneklerini andıran çan çalma veya ateş yakma gibi öneriler sunulmuş, ancak Hz. Peygamber bu teklifleri kabul etmemiştir.
Sahabeden Abdullah bin Zeyd rüyasında ezanın lafızlarını ve okunuşunu görerek durumu Hz. Peygamber’e iletmiş; Hz. Peygamber bunun "sadık bir rüya" olduğunu bildirmiştir. Ardından bu lafızlar gür sesli olan Bilal Habeşi’ye öğretilmiş ve ilk ezan Bilal Habeşi tarafından sabah namazı vaktinde yüksek bir yere çıkılarak okunmuştur.
Müslümanlar Hicret’ten sonra yaklaşık bir buçuk - iki yıl boyunca Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılmışlardır. Bu süreçte Yahudilerin "Müslümanlar bizim kıblemize yöneliyor" şeklindeki alaycı söylemleri Hz. Peygamber’i üzmüş ve Yahudileri taklit eder görünümde bulunmak rahatsızlık vermiştir.
Kâbe, Hz. İbrahim’den itibaren tevhid inancının kıblesi olarak kabul edilmekteydi. Hz. Peygamber de Medine'ye hicret öncesinde Mekke dönemindeyken namaz kılarken hem Kâbe’ye hem de Mescid-i Aksa’ya doğru yönelmekteydi.
Bakara suresi 144. ayetinin ("Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir...") inmesiyle birlikte Müslümanların yöneldiği kıble Mescid-i Aksa'dan kesin olarak Kâbe'ye (Mescid-i Haram) çevrilmiştir. Böylece ibadetlerde tevhidin sembolü olan Kâbe yeniden tek kıble olmuştur.
























